Ege Denizi Sorunu

GİRİŞ

Soğuk Savaş dönemi sonrasında küresel anlamda işbirliği politikaları öngörülmüş, ülkeler bazında bu yönde hareket edilmiştir. Doğal olarak Türkiye-Yunanistan arasında da ilişkilerin çıkarlar odaklı ilerlemesi, bölgesel güvenlik için de tehdit algılamaları düzeyi geçmiş yıllara oranla daha az noktalara çekilebileceği düşünülmüştür. Fakat hiçte düşünülen gibi olmamış, 1994’te Yunanistan’ın Ege Denizi’nde sondaj çalışmaları, taraflar arasında diplomatik çekişmelere yol açmıştır. 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 1994’te ilan edilmesinin sonrasında yine taraflar arasında çeşitli söylemlerle gerginliğe yol açmıştır.

Türkiye-Yunanistan 1997’de Madrid NATO Zirvesi esnasında altı maddede bir anlaşma olmuştur. Bununla birlikte Yunanistan Ege Denizi’nde iddia ettiği 12 milden vazgeçiyor, buna karşın Ankara da kuvvet kullanma hakkını kaldırıyordu. 1997 Madrid Deklarasyonu aslında anlaşma değilde taraflar arasında barışa yeniden işlerlik kazandırma denebilir. Fakat bu anlaşmanın üzerinden çok geçmeden çıkan sürtüşmeler iyimser havayı bozguna uğrattı ve taraflar arasında yakınlaşma adına olan girişim tarih oldu.

1)Ege Sorunu

Taraflar arasındaki Ege Sorunu, en önemli unsurlardan birini oluşturmaktadır. Burada varolan sorun nedir ve çözüme nasıl kavuşmalıdır. Tarafımızdan bakıldığında başlıca sorunlar; kıta sahanlığının genişliği, kara sularının genişliği, hava sahası ve FIR Hattı, Adalar’ın silahlandırılması sorunu, Ege’de statüsü henüz netleşmemiş adacık ve kayalıkların durumu olarak süregelmektedir. Ankara bu sorunların diplomatik yollarla çözüme kavuşturulmasından yana olduğunu da söylemeden geçmeyelim.

Ülkemize göre iki ülke de sular üzerinde benzer haklara sahiptir. Hatta 1923’de teyit edilen Lozan statükosu ile desteklenmektedir. Buradan hareketle taraflar arasında karasuları egemenliği tanınmış, haricinde kalan yerler ortak kullanıma açılmıştır. Karasularının genişletilmesi oluşturulan mutabakata ters düşeceği açıktır. Dönem itibariyle oluşturulan maddeler içerisinde de bu konuya açıklık getirmek amacıyla özel bir durum söz konusu olmamıştır. Ankara’ya göre Ege Denizi Yunanistan ile ortak alandır. Kimse mahrum edilemez ayrıca bunların üzerinden hava sahası engellenmesi söz konusu olamaz. Ege Denizi ortak bir alandır tek bir güce yüklenemez.

Atina açısından Ege sorunu yoktur. Tartışmalar Türkiye’nin asılsız iddialarından kaynaklanmakta olduğunu ileri sürmektedir. Buna göre Ege’de yalnız tarafların kıta sahanlığı sınırlarının belirlenmesiyle alakalı konu olduğunu ileri sürebilir. Yunanistan için Türkiye ile masaya yatırılacak başka bir şey yoktur. Kıta sahanlığı konusu ise sadece Uluslararası Adalet Divanı’nda çözülmesi gereken bir çalışma olduğunu ileri sürmektedir.

A)Karasuları Sorunu

Devletin kara parçası ile bağlantılı olan deniz ülkesinin ilk kesimi üç sular, sonraki kesimi de karasularıdır. Her ikisi de devlet ülkesinin kısımları olduğu halde farklı hukuki rejimlere tabi tutulmuşlardır. İç sular, devletin kara ülkesi ile karasuları arasında kalan deniz kesimidir. Bu sularda devlet, kara ülkesinde tabi olduğu yetkilere aynı şekilde tabiidir (Toluner, S. (1989, s. 67) ‘Milletlerarası Hukuk Dersleri, Devletin Yetkisi’ ‘Beta Yayınları’.)

Karasuları ise iç suların bittiği çizgiden açık deniz sınırına kadar dayanan su kesimidir. Karasularının iç sınırını saptamada bugün iki yöntem kullanılmaktadır. Birinci yöntem suların en çok çekildiği med-cezir noktasından ölçülme işlemidir. İkinci yöntem ise, kıyıların en uç noktasındaki karaların ve buralara çok yakın adaların uç kısımlarının düz hatlarla birleştirilmesiyle belirlenen sınırdır (Gündüz, A. (1987, s. 275) ‘Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Teşkilatlarla İlgili Temel Meseleler’ ‘Beta Yayınları’.

6 mil uygulaması ile Ege’deki Yunan karasuları ortalama %40, Türk karasuları ise ortalama %9’luk oran ile icra etmektedir. Geriye kalan bölgeler ise açık deniz statüsündedir. Şayet Atina karasularını 12 mile çıkaracaksa, Ege Denizi’nin yaklaşık %70’ine, Türkiye ise %10’dan daha da az bir alana sahip olacak, açık denizleri oranlarsak yaklaşık %19’a inecektir. Ankara bu durumu ‘kabul edilemez’ hatta olası bir harekette ‘savaş sebebi’ saymaktadır.

Yunanistan 12 mil konusunu kendince çeşitli tezlere dayandırmaktadır. Tartışılamaz ve geri dönülemez egemenlik hakları olarak kabul etmekle, bu hakkın kullanımı için farklı referansları reddetmektedir. Yunanistan’ın dayandığı temel bağlam, 1982’de imzalanan 1994’de yürürlüğe girem BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (1982 UNCLOS) devletlere karasularını 12 mile çıkarma hakkı veren 3.Maddesidir. Bu maddede ‘Her devlet kendi karasularının sınırını belirleme hakkına sahiptir; bu genişlik, Sözleşmeye uygun olarak çekilen esas hatlardan itibaren 12 deniz milini geçmemek zorundadır’ denmektedir.  (‘BM Deniz Hukuku’ ‘http://www.un.org/depts/los/convention_agreements_e.pdf, s.27’ ’29.03.2015’. Hatta Türkiye’nin Akdeniz ve Karadeniz’de uyguladığını ileri sürerek 12 mil tezini desteklemektedir.

Türkiye ise karasularının genişliği konusunda tüm devletlerce kabul edilen ve aynen uygulanan bir görüşün olmadığını savunmaktadır. Ne uygulanması zorunlu ne de re’sen ilan edilebilecek bir kuraldır. Türkiye ayrıca, 1982 UNCLOS imzacısı olmadığı için bu kuralı kabul etse de geçerliliği sahada yok hükmündedir. Dolayısıyla Yunanistan’ın 12 mil kararı 1982 UNCLOS’a aykırıdır.

B)Kıta Sahanlığı Sorunu

1982 UNCLOS biçimini baz alırsak ‘sahildar bir devletin kıta sahanlığı, karasularının ötesinde kıta kenarının dış eşiğine kadar veya bu eşik daha kısa bir mesafede ise, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili uzaklığa kadar olan kısımda, bu devletin kara ülkesinin doğal uzantısının bütünündeki denizaltı alanlarının deniz yatağı ve toprak altlarını içerir’ şeklinde yer almaktadır (1982 UNCLOS Madde 76(1) (2015) ‘The Law of the Sea, sy. 27.) Türkiye ile Yunanistan arasında da temel meseleler özelliğini korumaktadır.

Kendisini anakara ve takımadalardan oluşan bir devlet olarak tanımlayan Yunanistan’a göre takımada oluşturan adalar esas hatlardan geçen bir çizgiyle birleştirilmeli ve bir bütün olarak ele alınmalıdır, bu bütünlük takımadaların anakara ile olan ilişkisi açısından da sağlanmalıdır (Sönmezoğlu, F. (2016) ‘Kıta Sahanlığı Sorunu’ s. 278’ ‘Der Yay’.

Yunanistan adaların da kıta sahanlığı olduğunu ileri sürmektedir. 1982 UNCLOS ile de desteklenmektedir. Ege Denizi’nde Türkiye ile Yunanistan’a ait adaların Türkiye’ye en yakın noktaları dikkate alınarak Kıta Sahanlığı Hakkında 1958 Cenevre Sözleşmesi’nce de kabul edilen ‘eşit uzaklık’ ilkesine göre belirlenmelidir (Katsoufros, T. (1989) ‘Ege Deniziyle İlgili…’ s. 92-93.)

Atina, konuyla alakalı Ankara ile sonuca bağlamak adına görüşmelerin yapılmasında pek istekli değildir. Çünkü daha önceki yıllarda bu durum üzerine yürütülen görüşmelerde sonuç çıkmamıştır. Bundan dolayı Yunanistan konuyu ısrarla Uluslararası Adalet Divanı’na taşınmasının gerekli olduğuna pek ısrarcı taraf olmuştur.

Türkiye ise bu konunun 1974’ten beri olabilecek görüşmelerden sonra çözüme kavuşturulmasından yanadır. Atina’nın iddia ettiği gibi karmaşık değildir, ayrıca kıta sahanlığı konusunu karmaşık hale getiren yalnızca Atina tarafıdır. Bölgede oldukça fazla adanın bulunması, bölgedeki kıta sahanlığının belirlenmesinde farklı durumları oluşturur ve eşit uzaklık ilkesi uygulanmasında fayda yoktur. Ancak taraflar arasında görüşmeler sonrası uzlaşılabilir. Türkiye, Ege Denizi’nin ‘yarı-kapalı deniz’ olduğu kanaatindedir. Kıta sahanlığı belirleme konusunda ancak özel ilkeler ile kaydedilmelidir. Ne yazık ki Yunanistan, konunun Türkiye ile ele alınacak görüşmeler çerçevesinde değil de ancak Uluslararası Adalet Divanı’na taşımaya razıdır.

C) Hava Sahası ve FIR Hattı Sorunu

Türkiye ile Yunanistan arasında bölgeyle alakalı bir diğer sorun iki ülkenin hava sahasının genişliği ve FIR (Flight Information Region – Uçuş Bildirim Bölgesi) hattı sorunu. Konuya giriş yapmadan şunu eklemek isterim; Herhangi bir ülkenin hava sahası, onun toprakları ve kara suları üzerindeki hava alanı olarak çeşitli resmi kaynaklarda yer almaktadır.

Atina hava sahasını 10 mile çıkarmasındaki dayanağını iki şeye dayandırmaktadır. 10 mil uluslararası hukuka uygundur ve 1931’de kabul ettiği bir kararnameyle hava sahasını 10 mile çıkardığında Türkiye 1974 yılına kadar itiraz etmediği için re’sen nitelik kazanmıştır.

Uluslararası hukuk dahilinde Ege Denizi’nde her iki tarafta serbestçe kullanabilme hakkı vardır. Türkiye, Yunanistan’ın hava sahasını 10 mil olarak kabul etmesini hukuki olarak geçersiz olduğunu savunmaktadır. Çünkü temel uluslararası hukuk kuralları ve anlaşmalar, bir ülkenin hava sahasını, ülkenin kara parçası ve karasuları ile sınırlandırmaktadır (Katsoufros, T. (1989) ‘Ege Denizi’yle İlgili…’, s. 86’

C.1) FIR Hattı Sorunu

Hava taşımacılığını daha kolay hale getirmek amacıyla hava sahası çeşitli ‘Hava Seyir Bölgeleri’’ne ayrılmıştır. Ege Denizi üzerindeki uçuşlarda 1952’den itibaren Yunanistan’ın Atina FIR’ı içindedir. Atina FIR’ı ile İstanbul FIR’ı arasında kalan bölge Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü Konseyi’nce tasdik edilmiştir. Bu uygulamaya göre, Doğu Ege Adaları ile Türkiye kıyıları arasındaki hat güvenli uçuş bölgelerini ayırmaktadır. Buna göre, Türkiye’den Batı istikametine uçan tüm uçaklar durumlarını Atina’ya bildirmekle yükümlüdürler. Batı’dan Doğu’ya uçanlar ise Türkiye’nin İstanbul FIR hattına girdiklerinde durumlarını İstanbul’a bildirmek durumundadırlar (Sönmezoğlu, F. (2016) ‘FIR Hattı Sorunu’ (s. 284). Yunanistan, 1952 yılından ICAO bünyesine kendisine bırakılan bu düzenleyici yetkiyi Türkiye uçaklarına karşı bir egemenlik hakkı kullanmak istemekteydi. Bu nedenle Türkiye de konunun yeniden ele alınmasını talep ediyordu. Atina ise bu düzenlemeye 22 yıl hiçbir itirazda bulunmayan Türkiye’nin 1974 sonrasında ortaya koyduğu görüşleri ‘hukuken geçersiz’ olarak niteliyordu (Sönmezoğlu, F. (2016) ‘FIR Hattı Sorunu’ s. 285).

D) Ege Adaları’nın Askerileştirilmesi Sorunu

Yunan tarafının iddialarına göre, Limni ve Semadirek adalarının askerden arındırılmış statüsü, Lozan Barış Antlaşması’nın Ek’inde yer alan 24 Temmuz 1923 tarihli ‘Boğazlar Rejimine İlişkin Sözleşme’’nin 4. Maddesine göre düzenlenmiştir. Daha sonra taraflar bu sözleşmenin Lozan’daki ‘Boğazlar Rejimine İlişkin Sözleşme’’nin yerine geçmesini istediklerini belirtmektedirler (Pazarcı, H. (1992) ‘Doğu Ege Adalarının…’. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde ise askerden arındırma ibaresi söz konusu değildir. Bu çerçevede, Türkiye Boğazlar’ı ve Boğazönü adaları silahlandırmakla birlikte Atina’ya da Limni ve Semadirek adalarını silahlandırma hakkını kendisinde bulmuştur.

Yunanistan’ın oniki adaları silahlandırmasıyla alakalı olarak Atina tarafının ortaya attığı iddia şudur; Türkiye İtalya’ya ait olan adaların, Yunanistan’a bırakılması öngörülen Paris Barış Antlaşması’na taraf olmadığı için bu adaların silahtan arındırılması konusuna da dahil olamaz tezini ileri sürer. Sadece anlaşan tarafları yükümlülük altunda tutar.

Yunanistan’ a göre, diğer adaların askerileştirilmesi ise İzmir’de bulunan Dördüncü Ordu’yu oluşturmasının ardından olmuştur. Atina bu durumu BM’nin 51. Maddesine ithafen meşru müdafaa hakkı olduğunu ifade eder.

Yunan tarafı başına buyruk tezlerini NATO Savunma planları ve tatbikatları içerisine alarak kullanmaya çalışmıştır.

E)Ege Denizindeki Bazı Adacık ve Kayalıkların Statüsü

Bir diğer sorun ise üzerinde yerleşim bulunmayan ‘Adacık ve Kayalıklar’’ın ne olacağı konusu. Yunanistan son zamanlarda bu konuyu kendi lehine çevirmek için farklı girişimlerde bulunmaktadır. Taraflar arasındaki bu bölümle ilgili en büyük tırmanma; Figen Akat isimli Türk ticaret gemisisinin Kardak kayalıklarına oturmasıyla başlayan ve neredeyse savaş durumuna kadar getiren daha sonra ABD Başkanı’nın müdahil olmasıyla sona ermiştir. Aslında bu, durumun ne kadar ehemmiyetli olduğunu gösterir.

Yunanistan yine buradaki haklarını İtalya ile yaptığı Paris Antlaşmasına dayandırmaktadır.

Türkiye’ye göre 4 Ocak 1932 tarihli Türk-İtalyan Anlaşması ve 28 Aralık 1932 tarihli, Türk-İtalyan toplantı tutacağı metinleri, Milletler Cemiyeti’ne tescil ettirilmediklerinden hukuki anlamda geçerliliği olan metinler değillerdir. Çünkü o yıllarda bugünkü BM’nin fonksiyonunu gören Milletler Cemiyeti Antlaşması’nın 18. Maddesi örgütçe tescil edilmemiş anlaşmaların, dökümanların hukuken geçerli olmayacağını açıkça belirtmektedir (Sönmezoğlu, F. (2016) ‘Ege Denizindeki Bazı Adacık…’ s. 291.) Ayrıca Türkiye Ege Denizi’nde yüzlerce kayalık olduğunu belirtmekle birlikte Atina’yı diplomasiye davet etmektedir, çünkü ancak böyle çözüme kavuşturulabilineceği kanaatindedir.

Türk Dış Politikasında Kıta Sahanlığı’ Sorununa Göre Ankaranın Tutumu

Kıta Sahanlığı konusunu seçip Libya Mutabakatı’yla bağdaştırmadan önce şu soruları soralım. İzi bu noktaya getiren süreçler ne oldu? Taraflar hangi noktada uzlaşamadı ve sonuç kime yaradı?

Konuyla ilgili ilk önce kavram açıklaması yapalım. Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca devletin deniz kaynaklarının araştırılması ve kullanılmasında rüzgar enerjisi de dahil olmak üzere özel haklara sahip olduğu deniz bölgeleridir ‘(Law of the Sea. United Nations (28.08.2011).’ Kavram 1982 tarihli BM Deniz Hukuku’nca kapsam altına alınmıştır. Burada dikkat çekmek istediğim nokta MEB’in doğduğu yer okyanuslardır. Buna geniş deniz alanı da diyebiliriz. Bu sebeple kıyıdaş devletlere 200 millik deniz üzerinde egemenlik tesis etme yetkisi tanınmıştır. Fakat bu egemenlik her deniz üzerinde uygulanamaz. Mesela Doğu Akdeniz’de. Çünkü kıyıdaş diğer devletlere 200 millik deniz alanı yoktur. Bu yüzden Doğu-Akdeniz yarı-kapalı deniz statüsündedir. Doğu Akdeniz’in son zamanlarda ön planda durmasının asıl sebebi bölgedeki enerji kaynaklarının keşfedilmesi ve bu bağlamda paylaşım konusundaki fikir ayrılıklarıdır. Tabiki konu enerji olunca uluslar arası mücadeleye dönüşmüştür.

Türkiye açısından bakıldığında kendisine yönelik egemenlik ihlalinin olduğu kanısına varabiliriz. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 2003’te Mısır, 2007’de Lübnan ve 2010’da İsrail ile MEB anlaşmaları imzalaması durumu daha karmaşık hale sokmuş, Türkiye’yi kısıtlı alana hapsetme emellerine ulaşmışlardır. Diğer yandan Türkiye,  GKRY’nin yaptığı anlaşmanın hukuki açıdan doğru olmadığı gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Çünkü adada yalnızca Kıbrıslı Rumlar değil, Kıbrıs’lı Türkler de hak sahibidir. Ayrıca bulunulan dönem içerisinde Dışişleri Bakanımız uluslararası hak ve menfaatlerini korumak amacıyla hidrokarbon arama faaliyetlerine başlayacağını taraflara bildirmiştir. Bununla birlikte gerekli siyasi ve diplomatik müzakereleri yürütmekten kaçınmamıştır.

Türkiye ve KKTC için MEB konusu, direkt olarak egemenlik haklarıyla alakalı ehemmiyetli bir konudur. Ankara bu konuda gerek Avrupa Birliği’ne gerekse Birleşmiş Milletler’e sayısız çağrıda bulunsa da sonuç çıkmadı. Aksine Rum tarafı tek başına hareket ederek 13 parseli uluslar arası enerji şirketlerine verip (ABD, Fransa, İngiltere) Ankara üzerinde baskı kurmak istedi.

27 Kasım 2019’da Libya ile imzalanan ‘Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’ bölgede durumları varyasyona uğratmıştır. Ankara açısından mutabakatın en önemli yanı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yetki alanlarının Yunanistan dışında kalan batı sınırının çözüme kavuşmasıdır. Türkiye bu anlaşmayla, Doğu Akdeniz’de ortay hattın ters tarafında kalan adaların karasuları dışında deniz yetki alanı olmayacağını uluslararası hukuka uygun bir şekilde ortaya koydu. Doğu Akdeniz’de karasuları sınırları belirlenmesinde çeşitli politikalar yürütüp durumu karmaşık hale getiren Yunanistan ve GKRY’nin tek tarafları politikanın aleyhlerine göre sonuçlandığını tarihi hamlesiyle gösterdi. Hem de diplomasiye dönük tüm kanalların açık olduğunu yeniden taraflara bildirdi.

Bu belgeyle Ankara ‘Mavi Vatan’ kuşatmasına bertaraf ederek Doğu Akdeniz’de aleyhine uygulanmak istenen East-Med projesini yerle bir etti. Libya hükümetiyle hem hukuki hem de meşru olan bu anlaşma bölgede Ankara’nın fiili ve hukuki konumunu güçlendirdi.

Son olarak konuyu toparlamak gerekirse, Ankara Libya Mutabakatı’nda nasıl kararlı duruşunu sergileyip tüm ihtimalleri masaya yatırıp ona göre hareket ettiyse, Ege Denizi’nde de bu şekilde istediğini alacaktır. Çünkü karasuları meselesi 12 mile kaymıştır. Yunan tarafı örf-adet hukuku oluşması yönünde çalışmakla birlikte bunun gerçekleşmesi için Türkiye’nin pasif kalması gerekmektedir. Fakat Türkiye 12 mil meselesinde 1974’ten bu yana açıkça ve tutarlı bir biçimde itiraz etmiştir. Uluslararası hukukun bağlayıcılığı esasında Yunanistan oydaşma doktrinini savunmaktadır. Buna göre ülkeler aralarında özel bir konuda ilkeler çerçevesinde sözleşme yapabilirler. Sözleşmeleri büyük çoğunluk kabul ettiği takdirde, uluslararası ortamda yaşamak isteyen devletler de uymak için gayret sarfetmek durumundadır. İşte Atina, ülkelerin çoğunluğunun 12 mil konusunda mutabakata vardığının ayrıca anlaşmaya dahil olmayanlarda ciddi bir engel oluşturmadığından dolayı, Türkiye’nin bu kurala uyması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu tez tam anlamıyla kendini bilmezlik ve bir devlete yakışmayan hatta dayanağı kendisi olan görüştür.

Buna karşın Ankara, rıza doktrininden yanadır, hem de bu doktrin hukukçuların geneline bakıldığında kabul gören görüştür. Buna göre ‘Uluslararası bir hukuk kuralının bağlayıcı olmasındaki başat ilke, o devletin kendi rızasına göre kabul edilmiş olmasıdır.’ Türkiye bunun içni yani örf-adet hukuku oluşmaması içni devamlı itirazda bulunmakla birlikte 12 mil konusunda bir anlaşmaya taraf değildir. Örf-adet kuralı açıkça itiraz eden devletlere karşı ileri sürülemez.

Genele bakıldığında Türkiye’nin hukuki bağlamda daha ağır bastığını ve haklı olduğunu biliyoruz. Fakat Yunanistan da sunduğu tezler itibariyle kendisine göre haklıdır, diyerek Nihal Atsız’ın şu sözleriyle noktalamak isterim ‘Eğer iki taraf da haklıysa bu durumu ancak savaş çözer.’

KAYNAKÇA

Katsoufros, T. (1989) ‘Ege Denizi İle ilgili Türk-Yunan Uyuşmazlıkları.’ In Vaner, S. ‘Türk Yunan Uyuşmazlığı.’ ‘Metis Yayınları’ sy. 76-106.

Pazarcı, H. (1992) ‘Doğu Ege Adalarının Askerden Arındırılmış Statüsü’ ‘Turhan Kitabevi’

Sönmezoğlu, F. (2016) ‘Son On Yıllarda Türk Dış Politikası’ ‘(Der Yayınları, s. 241-292)’

Sözmezoğlu, F. (1999) ‘Değişen Dünya ve Türkiye’ ‘(Bağlam Yayınları s. 123-152)’

Şahin, İ. (2019) ‘Doğu Akdeniz’de Libya Mutabakatı ve Olası Gelişmeler’ ‘https://orsam.org.tr/tr/dogu-akdenizde-libya-mutabakati-ve-olasi-gelismeler/’

Özman, A. (2006) ‘Deniz Hukuku 1’ ‘Turhan Kitabevi’